İçereği Atla

Behic Ak

"vahşi şehir ekonomisi"
10 Mayıs 2026 yazan
semra

Behiç AK… Sanatın pek çok dalında eserler veriyor, öyle çok yönlü bir kişilik ki… Karikatürist, çocuk kitapları ve oyun yazarı, belgesel yönetmeni, küratör.  Mimarlık ve Kent Filmleri Festivalinde tanıştık bir kaç yıl önce ama hep farklı kategorilerde juri üyeliği yapıyorduk. Bu kez aynı jüride yer aldık. Sinemadan, özellikle son yıllara ödül ve festival sisteminin sinemayı retorikleştirdiğinden , mimarinin şehir ve insan yaşamına etkilerinden, günümüz çocuklarının yetiştirilme biçimlerinden, çok kültürlülüğe kadar pek çok konuda konuştuk. Öyle zevkliydi ki sohbet… Bloğum neyyse üzerinden devam ettirmeyi teklif ettim.  “Olabilir”dedi. Galata’da İstanbul’un en eski apartmanlarından birinde yer alan atölyesinde buluştuk. Bir cephesi Galata Kulesi’ne diğer cephesi ise Karaköy’e bakıyor mekanın. Apartmana bayıldım. Neden artık İstanbul’a böyle zarif apartmanlar yapılmaz ki. Neyyse soracağım sorulardan biri de bu olacak zaten.

Eğitimini aldığınız mesleğiniz mimarlık ama hem karikatürist, hem yazar, hem yönetmen, hem küratörsünüz. Mesleki açıdan Behiç AK kendini  ne olarak tanımlıyor?

Kendimi hiç bir mesleğe tam olarak ait görmüyorum. Aslında bizim dönemde, üniversitede meslek kavramını çok eleştiriyorduk. Birazcık da o benim çok yönlü gelişmeme neden oldu. Mimarlığı sadece bir mimarlık mesleği olarak katı bir şekilde görmedim. Çok boyutlu kültürel, eleştirel bir şekilde baktım. Bir mimarın iyi bir iş yapacağım diye bütün bir şehri mahvetmesini, antisosyal projelere imza atmasını hep  eleştirdim. Mimarlık faaliyetleri, yaptığınız binalar, kamusal yapılar hakikaten o toplumdaki, o dünyadaki politik sistemin bir uzantısı oluyor. Pek çok antisosyal projeye iyi mimarlar da imza atıyor. Tarlabaşı projesini gerçekleştiren  mimarlar kötü mimarlar  mı? Hayır değil ama çok antisosyal projeler bana göre.  Oradaki insanların şehir dışına atılmasını öngörüyor ki yanlış bir şey.

İşte bu eleştirelliği karikatürle geliştirdim. Tiyatroyla devam ettirdim. Çocuk kitapları  yazmayı seviyorum. Hikaye roman tarız çalışmalar yaptım. Bütün bunlar kendi doğallığı içinde gelişsin istedim. Bir ödül almak, başarı kazanmak, bir yerlere gelmek için yapmadım, doğal olarak kendi kişiliğimin uzantısı olarak bunları yaptım ve yapmaya da devam ediyorum. Birisi bir yerde şey yazmış “yazar çizer takımı.” O laf geçince ilk akla ben geliyorum herhalde. Takımını bilmem ama yazar-çizerim.

Gülüyoruz. Evet ama bütün bunların hepsi sizin profesyonel olarak yaptığınız, geçiminizi sağladığınız işler. Hiç biri  hobi değil.

Hobimsi profesyonel diyebilirim. Öyle. Çünkü bazen o işle ilgili profesyonel koşulları tam sağlayamıyorsunuz. Geçimimi sadece telif ürünlerle sağladım. Bu da bir seçimdi benim için. Ne bileyim ben, reklam sektöründe çalışmak istemedim. Bazen afişler yaptım ama onlar sosyal faydası olan işlerdi. Bana sipariş verilen işleri yapmak istemedim. Genellikle telif eserler üreterek geçimimi sağlıyorum. Bu Türkiye de çok zor bir iş. Hiç kolay değil ama olabiliyor.

Bunu duymak ne güzel. İnsanın istediği işleri hem kendi istediği koşullarla yapıp hem de geçimini sağlayabilmesi müthiş bir şey. Hemen şunu sormak istiyorum. Mimar Sinanların, Balyan Kalfaların, Mimar Kemaleddinlerin yetiştiği bu topraklarda neden bu kadar çirkin binalar yapılıyor? Hiç kimse kusura bakmasın ama gerçekten estetikten yoksun yapılar çoğu.

Semra Hanım aslında iyi binalar da yapılıyor ama, mimarlık bir ortam sorunu, bugünün ortamı mimarlığı bütünsel olarak ifade etmeye uygun olmayan bir yapı taşıyor.Tek bina ölçeğine indirgenmiş bir mimarlık anlayışı var ve mimar günün çabucak eskiyen trendlerine uymaya çalışan bir modacı gibi… Oysa modacıların hayatı çok sahici çünkü yaptığı ürünler gerçekten geçici, ama mimari ürünler kalıyor. İşlevsiz, biçimsel etkileri olan yapılarla kullanıcı baş başa kalıveriyor. Kullanıcının çaresizliği ise orada başlıyor.

Sağım, solum, önüm, arkam hep beton diyoruz. Hepimiz şikayetçiyiz. Gelmiş geçmiş bütün iktidarları suçluyoruz. Acaba bizim yani şehir halkının, mimarların, sivil toplum örgütlerinin hiç mi günahı yok ?

Türkiye’de hep politikacılar, iktidar eleştirilir.  Nereye gidersen git şirketlerin ismi hiç geçmez, hep politikacıların geçer. . Amerika’da olsun, Avrupa’da olsun muhalefet şirketlerle çok uğraşırken biz de hiç söz edilmez. Şimdi yeni yeni şirketlerin isimleri geçirilmeye başlandı. Mesela Gezi parkında o projeyi hangi şirket yapacaktı? Çok az kişi biliyor. Politikacıların arkasında da büyük şirketler var. Şirketler yönetiyor bu sistemi. Bence en başta eleştirilmesi gereken şirketler. Bir şey tartışılırken fikir sahibi  ile çıkar sahipleri karşı karşıya getiriliyor. Bu kurtla kuzunun karşı karşıya getirilmesi. Kuzu fikrini söylüyor, kurt onu yiyor. Biz de buna demokrasi diyoruz. Demokrasi o değil ki. Fikir sahiplerinin birbiriyle tartışmasıdır demokrasi. Fikir ve çıkarın tartışmasında çıkar sahipleri her zaman için daha güçlü oluyor. Çünkü onun çıkarı var, senin fikrin var gibi bir şey oluyor.  Genelleme yapmamak lazım ama mimarların da bu sisteme maalesef çok hizmeti oldu. Bütün bu şikayet ettiğimiz  projeleri mimarlar yapıyor. Gerçi artık büyük projeleri mimarsız. Büyük tasarım şirketleri yapıyor.

Sivil toplum kuruluşları ise çok zayıf. Sesleri pek çıkmıyor. Daha çok da iktidarlar tarafından yönlendiriliyorlar. Non-governmental  değiller yani. Bizdekiler genellikle governmental. Devlete bağlı yani. Sivil toplum diye bir şey uydurulmuş bizde. Civil  Society diye uluslararası bir kavram yok. NGO yani Non Governmental Organizsation vardır.  Mesela iktidarlar kamusal tartışma yaratacak bir şey yaptığı zaman bir kaç tane de dernek kuruyor ya da var olan dernekleri satın alıyor bir takım imkanlar sunarak. Genellikle böyle oluyor. Böylelikle  de demokrasi sağlanmış oluyor(!) Burada  asıl hikaye gerçekten  NGO’ların olması. Bu da Türkiye’de çok az.

Bir şehrin sahipleri kimlerdir?

Kamu, özel ve devlet diye üç kategori var. Bunların hepside kentin sahipleridir. Ancak, bizde bu üç kategori birbirine karışıyor. Biz kamu deyince devlet anlıyoruz. Public ile devlet birbirine karışıyor. Kamu, halka ait olan demektir. Devlet diyor ki “benim değil mi, ben buraya AVM yapacağım.”  Mesela Public’e yani kamuya ait yerlere her hangi bir şey yapılması için halkın izin vermesi gerekiyor. En iyi şehirler kamusal alanların çok olduğu şehirlerdir. O zaman hayat ucuzlaşıyor. Kamusal alanların son 20 yılda giderek azaltıldığını, yok edildiğini görüyoruz. Bir bankta bile otursanız para harcamak zorundasınız. Bankların sayısı bile giderek azalıyor. Gelişmiş ülkelerde kamusal alanlarda değişimler yapamıyorsun. Mesela Paris’te Lüksemburg Parkı’nı hiç kimse imara açmayı düşünemez, aklından bile geçiremez ya da Londra’da Hyde Parkı.

Kamu-özel-devlet üçlüsünün sınırlarını ve haklarını çok iyi belirlemek ve şehrin dengelerini ona göre kurmak gerekir. Doğudan batıdaki şehirlere müthiş bir akım var ki, durdurulamayacak. Bu akımdan istifa eden bir rant zümresi oluşmuş ve bu teşvik de ediliyor. Bugün şehre gelen bir kişi spekülatif olarak şehir arsasının -şehri bir bütün olarak arsa diye düşünün- değerini  1 kişilik fazla talep yaratarak arttırıyor. Bu gelen kişi de bunun farkında. Ben hiç bir şey yapmadan bir değer yarattım diyor. Oluşturulan köpükten ona da pay veriliyor aslında.  Bu dönemin de sonu geldi  galiba dünyada. Avrupa ve Amerika da mortgage sistemi çöktü. Sadece reel  ekonomiden bağımsız olarak, spekülatif kazanç üreten bir ekonomi çökmeye mahkum. Çok dramatik sonuçlar doğuruyor. İnsanlar evsiz, işsiz kaldı. Tersine bir trend başladı aslında.

Şehir hayatında bugün geldiğimiz noktada sanki bir sitede veya  bir rezidansta ev sahibi olmak hem rahatlık hem ayrıcalık. Belli bir kesim için ise olmazsa olmaz. Kapıda güvenliği, açık – kapalı havuzu, otoparkı, alış veriş merkezi, spor salonu olan bir yerde yaşamak yani. 

Biz bugün bu megapol içerisinde, şehir parçalarının üzerinde yaşamaya çalışıyoruz. İstanbul’un bir megapol olduğunu bir türlü kabul etmiyoruz. İstanbul’un nüfusu benim çocukluğumda 1,5 milyon iken şimdi 15 milyon. Bir insanın yaşamı boyunca yaşadığı şehrin  nüfusunun 10 misli artması dramatik bir şey. Sürekli bir rodeo atı üzerindeymişsiniz gibi. Şehir seni üzerinden atıyor. Hep öyle bir izlenim içindesiniz. Bir türlü insanlar tam olarak rahat değil bu şehirde.

Şimdilerde yapılan şey ise, tamamen inşaat sektörünün nasıl söyleyeyim pazarlama teknikleri üzerinden kendi ideolojilerini oluşturmak zorunda kalıyor insanlar.”Ben bir sitede, bir rezidansta yaşayayım, kurtuluşum orada, orada mutlu olurum” deyip bütün parayı oraya yatırdıklarında çoğunlukla bir kaç ay içresinde kandırıldıklarını, hatta dolandırıldıklarını görüyorlar. Büyük şehirlerde yaşayan insanların çaresizliği var. Aslında hiç kimsenin rezidanslarda falan yaşamak istediğini sanmıyorum.

Peki ne yapacağız o zaman? Modernizimin şehir hayatına, insan ruhuna olumsuz etkilerinden nasıl kurtulacağız?

Aslında en iyisi bence mahalleler. Mahallede kamusal hizmetlerin hiç birini satın almıyorsunuz. Mesela güvenlik. Parayla satın almıyorsun oysa oraya bir site yaptığında kapıya güvenlik koyuyorsunuz. Mahallenin ise kendisi güvenli. Herkes birbirini kolluyor, kontrol ediyor. Zaten İstanbul  insanların Anadolu’dan gelip kurdukları bir şehir. Bence İstanbul’da yapılacak en güzel şey bu mahalle sistemini devam ettirmek ve korumak. Bu site sistemleri kalıcı değil geçici şeyler, bir süre sonra çökmeye mahkum. Sitelerde yaşayanlar bir süre sonra sıkılıp orayı terk ediyorlar…

Şehirde yaşayan hemen hemen herkesin istediği ilk şey bir ev sahibi olmak.

Bizdeki sistem evi alıp satmak üzerine kurulu bir sistem. Ev sahibi yapmak ise başka bir sistem. Herkesin ev sahibi olması çok güzel bir şey. Ev sahibi yapmak için başka bir bakış açısı gerekiyor. Balat’taki proje çok güzel bir projeydi mesela. UNESCO karşılıksız kredi verdi burada yaşayan insanlara evlerinin yenilemesi için. Fiziksel kondisyonları yetersiz evler gerçekten ev haline getirildi. Beş yıl boyunca evlerini satmamaları şartı konuldu. Oranın sosyal kültürel dokusu da korundu. Bu çok güzel bir sistemdi. Bence doğru bir sistem.

Bizde ev sahibi yapmak değil olay. Ev alacaksan satacaksın. Sonra başka bir ev alacaksın satacaksın. Burada evler değerli alayım sonra satarım, başka bir ev alırım gibi… Ticari bir sistem bu. Ev sahibi yapmak değil. Bir konut için tehlikeli iki şey var: Biri aşırı değer kazanması, diğeri aşırı değer kaybetmesi. Devletin bu iki durumdan da kamusal bir bakışla halkı koruması gerekir. Mesela ben bu evimi Japonya’da yazdığım bir  çocuk kitabının telifi ile 20 bin dolara almıştım. Herkes o zaman çok pahlıya aldığımı söylemişti. Bugün 500 bin dolar olduğunu söylüyorlar. Rahatsız olmaya başladım. Ev aşırı değer yapmış. Ben bu eve layık mıyım? Bu kadar  para ürettim mi? Ben 500 bin dolarlık bir evi işgal edeceğime bunu satsam  falan filan… Çünkü aşırı değer yapmış. Çünkü o ekonomi sizi buradan atıyor ya da siz kendiniz de gitmeyi düşünebiliyorsunuz.

Siz aynı zamanda çocuk kitapları yazıyorsunuz. Şehir çocuğun hayatını, gelişimini nasıl etkiliyor? 

Sokak ve mahalle çocuğu çok geliştiren bir şey. Sitelerde çocuklar hep aynı tür çocuklarla ilişki kuruyor. Çocuk orada zaten bir endüstrinin içine itiliyor ve  endüstriyel nesne haline geliyor. Oradan oraya paketlenerek götürülen, ulaşım endüstrisinin, kurs endüstrisinin eline düşen, sürekli para harcatan bir nesne haline dönüşüyor. Ve artık şehir içinde çocuk, çocuk olmaktan çıkıyor. Tamamen para harcatan bir sisteme dönüşüyor. Oysa ki mahallede köşedeki gitar çalan abiden ders alabilir. Sokakta bir çocukla kavga edebilir, burnu kanayabilir bununla baş etmesini öğrenebilir, orada oyun oynayabilir. Karşıdaki okula gidebilir. Böyle bir mahalle sisteminde çocuk gayet güvenlikli bir şekilde hem yaşamını sürdürebilir hem de geliştirebilir. Oysa çocuğun şehir ekonomisine katkıda bulunan endüstriyel bir görevi oluyor artık.

Yarama parmak bastınız. Benim çocukluğum, gençliğim mahallede geçti. Mahalle kültürü ile büyüdüm. Bir süredir sitede yaşıyorum ve söylediğiniz bütün olumsuz etkileri çocukların birebir yaşadıklarını gözlemliyorum. Evet maalesef dediğiniz gibi çocuklarımızı paketleyip oradan oraya bırakıyoruz – alıyoruz. Bir kısır döngüdür gidiyor.

Çocuk bile olsanız bu vahşi şehir ekonomisine illa ki katkıda bulunacak bir pozisyonunuz olacak. Okul çok uzakta dolayısıyla çocuk okula bırakılıyor. Oysa çocuk mahallede arka sokaktaki okula tek başına  giderken bir sosyal hayat da yaşıyor. Özel okullarda daha mutlu belki çocuklar. Çünkü  orada müşteri  memnuniyeti söz konusu. Evet belki mutlu ama bağışıklı sistemi gelişmemiş oluyorlar.  Hırslı olmayan, hırsı olumlu anlamda kullanıyorum, belirgin hedefleri olmayan aileye  bağımlı hale geliyorlar. Hayatta çok başarılı olamıyorlar, bu bir gerçek. Oysa alt tabakadan gelen çocuklar daha hırslı, daha tuttuğunu koparan, daha ileri giden çocuklar oluyor. Mahalle hayatını savunmak lazım. Belki hiç önemsenmiyor ama çocuğun oradan oraya kurslara, faaliyetlere bir paket gibi taşınması çocuğu çok olumsuz etkiliyor, pasifleştiriyor.Kişiliğinin, öz güveninin gelişimini feci halde zedeliyor. Mesela benim çocukluğumda anne babanın seni okula bırakması utanılacak bir şeydi , karizmayı çizen bir durumdu. Bugün aksi düşünülemiyor. Yanlış bir propaganda var. “Artık  eskisi gibi değil, çocukları sokağa çıkaramazsınız, çocukları çalıyorlar, organlarını çalıyorlar” gibi… Bir korku kültürü oluşturuluyor. Orta sınıflar tüketici gruptan olanlar, ceplerinde para olanlar bu korkudan çabucak etkileniyor. Oysa alt sınıftaki çocuklar sokaktalar ve daha mutlular. Şehri daha iyi yaşıyorlar. Orta sınıfın çocukları tehdit altındalar, şehir ekonomisine katkıda bulunmak için kurslara gitmek zorundalar. Kursları üçe, dörde, beşe çıkarmak zorundalar. Bir yerden alınıp bir yere bırakılmak zorundalar. Hatta ben onları çocuk denen bir sektörde çalışan elemanlar olarak görüyorum. Bu gerçekten büyük bir tehlike.

En sevdiğiniz şehir hangisi?

Benim en beğendiğim şehir İstanbul. Beğenmediğim yanları var tabi. Sıkıntılı bir şehir. Çocukluğumdan beri burada yaşadığım için İstanbul’da güzel yaşamayı öğrendim. Pek çok insan burada yaşamayı öğrenmedikleri için ya çok para harcıyorlar ya çok vasıtaya biniyorlar, çok acı çekiyorlar…

Harika. Çok güzel bir noktaya geldik. Bu şehirde güzel yaşamanın sırlarını bize de öğretin lütfen.

Orta sınıf ve orta sınıf üstü İstanbul’u yaşayamıyor. Şimdi bakın şurada Sarayburnu’nda denize giren insanlar var. İstanbul’un en temiz denizi, oksijeni bol bir su. Orta sınıf burada denize giremiyor, denizinden faydalanamıyor. Şehrin en tarihi yerleri eski ve döküntü yerler. Belli bir gelir grubu o döküntü yerlerde bulunmak istemiyor. Bir de otomobilsiz, şehri tersten yaşayarak sadece yürüyerek, trene, vapura, metroya  binerek yaşamak gerekiyor. İstanbul küçük küçük köylere bölünmüş bir şehir. İstanbul’da yaşamak, İstanbul’u hissetmek için bu köyleri kullanmak gerekir. Sadece Etilerde, Nişantaşı’nda, Beyoğlu’nda yaşıyorsanız İstanbul’u yaşamıyorsunuz demektir. Oysa ki gün içinde İstanbul’un bir çok semtini kullanabilir durumda olmak çok güzeldir. Mesela Kadıköy’ü, Adaları, Boğazı, Beyoğlu’nu, Haliç’i… Bunların hepsini kullanabilir durumda olmak insana müthiş  mutluluk veriyor ama bu enerji ve planlama istiyor. İstanbul dünyaya Avrupa’ya göre konut fiyatlarının uygun olduğu bir şehir hala… Büyük  lüks beklentilerle,  büyük paralarla kendini bir semte sıkıştırmaktansa küçük küçük daireler satın alarak semtler arasında dolaşmak çok güzel. Ben mesela üç yerde birden oturuyorum. Ada, Moda ve  Galata.

Semtlere karşı inşaat şirketlerinin  oluşturduğu etiketler var. Mutena yerde ev alırsanız siz de mutena olursunuz. Ama aslında şehrin her yerini kullanmak güzel. Ben adaya da gidiyorum. Fatih’in eski sokaklarında, çarşılarında da geziyorum. Moda’da sahilde yürüyorum. Fenerbahçe’ye  gidiyorum. Beyoğlu’nda da dolaşıyorum. Kendimi bir semte kapatamam. Köyde yaşamıyorum ki bir megapolde yaşıyorum ve her yerini, her anını yaşamak istiyorum. Tabi İstanbul enerji isteyen bir şehir bunu da söylemek lazım.

semra güzel korver

semra 10 Mayıs 2026
Bu gönderiyi paylaş
Etiketler
Arşivle
Andonis Zambetas
“toplum hastanelerden kovuldu”