Bülent Şenay
Bülent Şenay. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde karşılaştırmalı dinler profesörü. Avrupa ve Asya’da pek çok üniversitede dersler, seminerler veriyor. AGİT İnsan Hakları ve İnanç Özgürlüğü Danışma Konseyi Üyesi. Kendisini ilk kez, Avrupa Konseyi’nin Makedonya’daki, “Kültürler ve Dinlerarası Diyalogda Medya’nın Rolü” konferansında dinliyorum. Doğrusu iddialı bir karakter. Avrupa’nın çeşitli üniversitelerinden teologlara ve medya kuruluşlarından gazetecilere tek tek nükteli bir dille cevap veriyor.
Konferansın çay ve kahve molalarında sohbet etme fırsatı buluyorum. Araştırma, bilgi, deneyim ve tecrübeleri etkileyici. Neyyse için uzun süredir peşindeyim. Ama bir türlü zaman ayıramıyor. Sürekli Avrupa veya Asya’nın bir yerinde ya derste ya seminerde ya konferansta. Neyyse ki sonunda başarıyorum. Röportajın bir kısmını İstanbul’da, bir kısmını Bursa’da yapıyorum.
Konuştuğumuz, tartıştığımız konu her ne olursa olsun bir yerinde mutlaka söz dine geliyor. Din nedir?
Görüyorsunuz, sosyoloji, felsefe, siyaset ne derse desin, laiklik tartışması nerelerde dolaşırsa dolaşsın, ‘din’siz olmuyor. O halde bunu bir yoluna koymak lazım. Şu din meselesini yok sayamayacağımıza göre o halde barışalım zihinlerde ama doğrusunu konuşalım yaşayalım. Bu da ‘din nedir ve amacı nedir’ sorusu ile başlamalı. Din camide ya da mabette yaptığınız ritüel değildir. Camiden çıktıktan sonra yaşadığınız ve yaptıklarınızdır. İnanışınız kadar amellerinizdir. Mabette ibadet, yaşamın bütünündeki çizginizi ıslah etmiyorsa, yani dar anlamıyla ibadet ediyor ama davranışlarınızda bir incelik, nezaket, medeniyet, helal, haram duyarlılığı gelişmiyorsa, bu ibadetinizi sorgulamanız gerek. Yağmurlu bir günde siz arabanızın konforunda ilerlerken, kaldırımda yürüyen insanlara, birikintiden su sıçratmamaya özen gösteriyorsanız, sinyal verilmesi gereken yerde veriyorsanız, ya da özür dilemeyi, teşekkür etmeyi becerebiliyorsanız, haklıyken bile öfkenizi kontrol edebiliyorsanız, sabreden birisi olabiliyorsanız, dedikodu karalama, iftiradan uzak duruyorsanız, sizin kıldığınız namaz tuttuğunuz orucun bir sonsuzluğa ve mutluluğa ulaştıracak birer vesileler olacağı söylenebilir. İbadetsiz din olmaz ama ibadet ihlas ve kalbi derinlikle olmalı.
Dinler insanoğluna ne vaad ediyor? Ne için varlar? Hangi ihtiyacı karşılıyorlar?
Soru içinde soru var burada. Hinduzim, Yahudilik, Budizm, Hıristiyanlık ve nihayet İslam derken, ‘Dinler ne için varlar?’ sorusu tek başına bir şey ifade etmez. ‘İnsan niçin var?’ ya da ‘insan ne yapıyor bu dünyada?’ sorusu’yla birlikte anlam kazanır. Bu kadar büyük bir soruyu sorma cesareti varsa cevabına da katlanma cesaretini göstermek gerekir. Bu sorularla birlikte cevabı verilir.
Sayın Şenay böyle bir soru sormak neden cesaret olsun ki. Herkes sorabilir bu soruyu? Bir bilene sormak, anlamk ve becerebildiğimce anlatmak ve paylaşmak istiyorum. Hepsi bu.
Din konusunda kamuya açık konuşmak başlıbaşına cesaret istiyor da ondan. Olumlu anlamda kastettim.

Teşekkür ederim. Dediğim gibi sadece anlamak, anlatmak ve paylaşmak istiyorum.
Neyyse ben devam edeyim. ‘İnsan nedir?’ ‘Varlık nedir? Oluş nedir? Varoluş nedir? Yaşamak nedir? Mutluluk nedir? Ahlak nedir?’ vb soruları üzerinden ‘felsefeci’ler sormuşlar. Kısaca dinler bu sorulara cevap verme iddiasında olmuşlar. Klasik bir cevap gibi gelmesin ama dinler insanın bu sorulardan kaynaklanan ‘arayışı’na cevap veriyor. İnsan bir şeye inanma ihityacı ile dünyaya geliyor, ve bu inanma ihtiyacını ya da “inanmaya dayalı fıtrî doğası”nı bir şekilde tatmin etmesi gerekiyor.İnsanın en doğal duygusu şüphe duygusu. Aslında insan hep bir “hasret” duygusu içindeymiş gibi. Şüphelerinden kurtulmak istiyor. Hep arıyor birşeyleri. Ötelerde bir şey var da ve bir türlü ona ulaşamıyor ve ulaşmaya çalışıyor. Bu duygu ve “derûnî hal” ile bir şeylere tutunmaya çalışıyor hayatında. Birileri için bu ‘inanış’ olurken başka birileri için de ‘inkâr’ oluyor. Ama unutulmamalı ki, inkâr da bir inanış biçimidir. İnkar şüphenin yolda kalmış olanı. İnkâr ederek reddederek de olsa insan aslında hep o “aradığı” Gerçeklik, Hakikat ne ise onunla meşgul oluyor hep. Dolayısıyla dinler burada devreye giren en güçlü ‘cevaplar bütünü’nü oluşturuyor.
Bütün dinlerin en temel özelliği nedir?
Bütün dinler derken ne kastettiğimizi sorgulamamız gerekir. Öncelikle bu “bütün dinler” ifadesi, eğer, bütün inanış ve ibadet biçimlerinin aynı olduğu –ne fark var yani hepsi din- iddiası ya da kabulünden kaynaklanıyorsa, oturup düşünmek lazım.
Bütün inanışlar desem daha doğru olacak galiba.
Öylede desek, her şeye rağmen, genel akademik kabule göre, dünyada yaşayan başlıca 6 büyük din yani, Hindu, Budacı, Zerdüşt, Yahudi, Hıristiyan ve İslam dinleri için spesifik olarak sorarsak, herhalde her dinin kendi bağlılarına bir sonsuzluk ve mutluluk vaadi verdiğini söyleyebiliriz. En ortak özellik budur diyebiliriz. Temel fark ise, bu sonsuzuluk ve mutluluğa nasıl ulaşılacağı meselesidir. Bazı dinler Yahudilik ve Hidnuzim-kast sistemi açısından- gibi tarihsel süreçte etnik ve sayıları ne olursa olsun rejyonel ve lokal inanışlara dönüşmüşler. Sadece bir etnik topluluğun ancak sonsuzluğa ereceğini ileri sürer hale gelmişler. Bazıları Hıristiyanlık gibi tanrı ve insan arasındaki çizgiyi değiştirerek kurtuluşu “tanrı’yı insanlaştırmak”ta bulmuşlar. Başka bazıları Budizm ve Zerdüştilik gibi bir insan olan rehberi tapınmanın konusu yaparak tanrılaştırmışlar. Konfüçyan ve Şintoist gelenekleri bu tabloya yerleştirebilirsiniz.
Bir şey daha eklemek isterim burda.
Elbette. Buyrun.
Bir tür ahlak anlayışı pek çok dinde vardır. Ancak bu ahlak anlayışının gerçekten toplumda var olabilmesi için yapılması ve yapılmaması gerekenler, bir başka ifadeyle helaller-haramlar-mekruhlar ya da farzlar-vacipler-sünnetler gibi insanın hayatını oldukça düzenli yaşamasını sağlayan ilkeler ve ölçüler var mı diye bakmak iyi olur. Dinler arasında bir karşılaştırma yapıldığında bu ölçülerin evrensel düzeyde tüm insanlara hitabeden en gelişmiş ve detaylı bir şekilde İslam’da var olduğunu görürüz. Dinler arasında İslam dışında sadece İslam’a göre Yahudi din adamlarının etkisi altında muharref hale geldiğine inanılan Yahudilikte detaylı bir şekilde mitzvot denilen bazı emirler ve yasaklar var ancak bunlar kendilerince seçilmiş Yahudi “milletine/ırkına” mahsus emirler ve yasaklar olarak kabul edilir.
Dinlerin bir sonsuzluk, sonsuz mutluluk vaadleri yok mu?
Bu sonsuzluk vadi ve sonsuz mutluluk arayışında dinler insanın ego’sunu, ben narsizmini hedef alır. Nefsin terbiyesi meselesi. Bu konuda da temel tartışma ya da farklılaşma, nefsin terbiye sınırlarıdır. Budizm ‘ego’yu öldürmeyi yok etmeyi hedefler…samsaradan geçip nirvanaya böyle erileceği ileri sürülür… 8 dilimli yoldan geçerek, Budda’ya, Darma’ya ve Sanga’ya uyup bodisatva olmanın ancak nefsini yok etmekle mümkün olduğunu savunur. Ama gerçekte bu mümün müdür? İslam ariflerinin ve manevi rehberlerinin eserlerinde örneğin nefsin öldürülmesi değil de dizginlenmesi ve terbiye edilmesi anlatılır. Bu gibi meseleler tarih boyunca ilahiyatçıların ve felsefecilerin konuları arasında olmuştur. Yani insan, ruhu bedeni ve nefsiyle insandır. Din insanın bu emanetine iyi bakmasını ister. Tahrip etmemesini, uyuşturmamasını, sarhoş etmemesini, zarif ve temiz tutmasını ister. Emanet emanettir. Ruh ve beden Yaratıcı’dan insana emanettir. “Emanet”e sadık olmak gerek.
Sorsak herkes dinin siyasete alet edilmesine karşı ama maalesef realitede böyle olmuyor? Neden? Dinler mi istiyor bu müdaheleyi aslında?
‘Din siyasete alet edilmesin’ ifadesi aslında tamamen siyasi bir ifadedir. Devam edeyim mi?
Tabii tabii edin.
Peki o zaman devam ediyorum.Sanki bu Tanrı’nın bir sözüymüş gibi ‘şartlandırıldık’. Oysa tarihsel ve politik bir arka planı var bu sözün.Tarih boyunca siyaset felsefesi literatüründe siyaset ve din ilişkisi derinlemesine ele alınmış. Dolayısıyla ‘din siyasete alet edilmesin’ sözü bir objektif gerçekliğe değil, subjektif bir tarih tecrübesine dayanır. O da bu toprakların değil, Batı Kilise ve Siyaset tarihidir. Daha da özelde Fransızdır, Frankofondur bu söz. Tamam imparatorluk, ulus devlete geçiş ve devamında din-devlet ilişkileri bizde de sorunsuz demiyorum. Dünyanın her yerinde din siyasete alet edilmiş. Dine karşı olanlar da dini siyasete alet etmiş.
Dinin siyasete alet edilmesi ifadesi18. ve 19.y.y jakoben Fransız siyasal tecrübesinde Kiliseye karşı söylenmiş bir şeydir. Türkiye’de de ulus devlet kurucu ideolojisi Fransız modelini örnek aldığı için, ulus devlet projesinin ilk dönem entelektüelleri ve siyasilerinin antenleri Paris’e dönük olduğu için Türkiye’de de bu ifade ve dolayısıyla buna dayalı zihniyet hakim kılınmak istendi. Anglo-Amerikan dünyada öyle olmamıştır. Orada sekülerlik ‘dinin kamusal alanda varlığı’nı tanıyarak siyaseti şekillendirir. Aslında sorunuz spesifik olarak İslam ve siyaset ilişkisini sorguluyor değil mi?
Spesifik olarak evet ama, diğer dinlerin de siyasete alet edilmesi yok mu ki?
ABD’de Evangelistlerin siyasete müdahelesi ya da oy toplama çabaları ya da yahudilerin? Yani biraz daha global baksak. Sadece doğu toplumlarına özgü bir durum mu yoksa insanın olduğu her yerde var da normal bir şey mi ya da?!
Bu güzel bir soru. Evet, siyasetin dini öğeleri kullanma eğilimi kadim bir mesele. Bunu hatırda tutarak bu soruya bakmak lazım. Her şeyden önce günümüzde çok tartışılır hale gelmiş olan “din devleti” ifadesi ne kadar doğru ve hatta ne kadar İslamidir diye de sormak gerekir. Konu geniş ama örneğin Osmanlı devleti “din devleti” mi yoksa “dini bir devlet” miydi? Din devleti ifadesi aslında belki de bir Hıristiyan tarihi olgusu mudur? Yoksa mesele din devleti değil de, dinin özgürce yaşandığı bir toplumu işaret etmek üzere “dini” olması ya da daha doğrusu “dini referansları yok saymaması” mıdır? İnsanın olduğu yerde her şey gibi siyaset de vardır. Din siyasete alet edilmemelidir. Ama öte yandan siyaset dini yok saymamalıdır. Ve gerçeklikte de öyle olmadığı ortadadır. İnsanın olduğu her yerde her şey gibi siyaset de vardır. Din siyaset değildir. İnançtır, ibadettir, ahlaktır ama, siyaset eğer sonuçta bir toplumu yönetme sanatıysa ve toplum insanlardan oluşuyorsa, din de insanın hayatının bütününe dair bir şey söylüyorsa, siyaset de bu bütüne dahildir. Daha da açarsak, konferans konuşması olacak bu.
Sayın Korver, sorularınızın her biri neredeyse bir konferans, seminer hatta master-doktara tez konusu. Biz bu konuları öğrencilerimizle tüm öğrenimleri boyunca konuşuyoruz, tartışıyoruz.
Bunları öğrenmek anlamak için ya sizin öğrenciniz olacağız ya da konferanslarınıza katılacağız başka şansımız yok o zaman.
Biliyorsunuz ki yeni iletişim teknolojileri ile beraber insanların çoğu okumaktansa resimlere bakmayı, video izlemeyi ve mümkün olan en kısa yazıları okumayı tercih ediyor. Malum kimsenin zamanı yok. Hayat hızlı akıyor. Bir söyleşi deyip geçmeyin cevaplara verilen süreyer sizew yetersiz gelebilir ama, kimbilir okuyanı çok olabilir.
Sayın Korver neden olmasın. Elbette olabilir.
Neyyse devam edelim. İslam özelinde sorarsam: “Benim dinim bana senin ki de sana” diyen bir dinin mensupları neden bu kadar şiddet, kan göz yaşı ve geri kalmışlık içinde? Neden İslam ülkeleri pek çok alanda özellikle insan hakları konusunda dünya sıralamasında en gerilerde?
Çünkü, iki yüzyıldır, ( sadece iki yüzyıldır mı, ben daha uzun diye biliyordum da, 2 yüzyılı aşkın süredir desek) Müslümanları kendi dinleriyle başbaşa bırakmıyor küresel sistem de ondan. Senin dinin sana benim dinim banayı hep müslümanlardan ötekilere yönelik okuyoruz. Oysa ötekilerden müslümanlara doğru okursanız göreceksiniz ki, Batı, İslamla ve Müslümanlarla son yüzyılda ayrıca bir hegemonya mücadelesine girmiştir. Bu çok açık. Müslüman dünyanın ekonomik, politik ve kültürel geriliğinin hem iç sebepleri var hem de dış. Dışardan savaş ekonomisinin ve sömürgeci tarihin mirası öncelikle bu çatışma ve gerilik. Eş zamanlı olarak da bunun içinden çıkmak için gerekli eğitim ve bilim hamlelerinin yapılması yerine politik ve ideolojik çatışmalarla vakit kaybetmiş ve etmektedir Müslümanlar.
Bir de şu yorum meselesi var. Farklı mezhepler, cemaatlar, gruplar, farklı yorumlar… Bir mutabakata varılamıyor hatta mezhepler arasında savaş ediliyor? Gerçekten Kuran net ve yoruma açık bırakılmayacak bir şekilde açıklanamıyor mu? Ben neye, hangi yoruma nasıl inanacağım?
Ya kafana göre takılacaksın kendi yorumunu yapacaksın. Ya da bir bilene danışacaksın. Her konuda olduğu gibi.
Bir bilene danışıyorum işte. Profesörü yine güldürüyorum.
Dinin yorumu o kadar karışık değil. Gayet net. Merkezinde yüzyıllardır oturmuş söylenmiş tecrübe edilmiş bilgiler ve yorumlar var. Bunun yanında, her çağda dönemde yoruma açık ve serbest bazı meseleler var. Bunların sayısı da çok değil. Din çok sade aslında. İnsan dine din katıyor. Dine karşı din üretiyor. Ali Şeriati’nin böyle bir eseri var Türkçe’ye çevrilmiş. Dine karşı Din. Aslında her yorum kendi içinde net. Bir düşünce veya yorumun kendi içinde net olmasıyla, bir başka düşünce ya da yorum karşısında net olup olmaması farklı şeyler. Çoğu yorum, kendi içinde nettir. Önemli olan hangi yorumun diğerine göre daha net olduğudur. İnsanlar dinleri bile karşılaştırıyor. Kutsal Kitapları karşılaştırıyorlar. Kendilerince net ya da net değil diyorlar. Mezheplerin ya da yorumların ortaya çıkması doğal. İnsandan kaynaklanıyor. Dinin karışık oluşundan değil. Herşey insanda bitiyor. İnsanın arayışında. Dolayısıyla, temelde bir dinde tercih yaptıysanız, yorum farklılıklarını problem edip etmemek sizin meseleniz. Bu dünyanın sınavı da bu. İnsan yorumluyor, hatta bazen uyduruyor, başka amaçlar için dini yorumluyor. Nefsine, cemaatine, gücüne, iktidarına, ya da menfaatine uygun olsun diye yorumluyor. İletişim araçları da bu kadar kontrolsüz her şeyi ortalıkta pazarladığı/marketing yaptığı için, neredeyse bir ‘din marketi/piyasası’ da ortaya çıkyor.

Burada ‘din net değil’ sonucu çıkmaz.
Ya ne sonucu çıkar?
Profesör yine gülüyor.
Bu yorumları yapanların derdi ne? sorusu çıkar. Siz tercih yapacaksınız. Mesele de bu. Bence cevap karmaşıklığı meselesi değil, var olan yorumlardan tercih yapma noktasında nefsimizin nereye takıldığı meselesidir. Kendimize soralım gerçekten bilinmeyen bir şey mi var? Yoksa, ‘kabul edicem ama, şurasını değiştirsek burasını değiştirsek, şöyle yapsak da bana uygun bir dinsel yorum çıkarsak terziden’, ‘tailor-made’ olsun mu? Sen kendine özel din mi istiyorsun yoksa Allah’ın dinine mi bağlanmak istiyorsun? Soru bu. Kendine göre bir din biçmek için daha kaç yıl geçmesi gerekecek? Vakit geçiyor. Geç kalma derler insana.
Ne derler ne ?
Geç kalma derler.
Karşılıklı kahkahayı basıyoruz.
Sorunun içinde ‘aslında bu yorumlar doğru değil daha güzel yorum yapılsaydı’ denmek isteniyor da bu da ‘yorum net değil’ diye sunuluyorsa bu başka bir problem.
Hayır aslında soru belki de şöyle daha net olacak.Neden bu yorumlar yüzünden ayrışılıyor, ayrışıyoruz, ayrıştırılıyoruz? Birbirimize düşüyoruz? İslamın özü hoşgörü, karşılıklı saygı ve birbirini kabul etmek ise bu yorumları yapan yüce zihinler ve gönüller neden… ?
Burada mesele üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olmamalı. Yorum farklarının savaşa sebep olduğu da tartışılır. Savaşlar her zaman temelde güç ve menfaat arayışı ile ilgilidir. Bu yapılırken dini söylemler kullanılıyorsa bu o söylemin savaşa sebep olduğu anlamına gelmez. O söylemin kullanıldığı anlamına gelir. Bu kadar basit yani. Söyemler ya da ayetler bağlamından, anlam bütünlüğünden çıkarılırsa her şey için kullanılır. Ben bir gün Almanya’dan Erasmus öğrencisi olarak gelen Alman öğrencilerimle Bursa’da Fakülte’de ders yapıyordum. İncilleri aldık. Hepsine birer İncil verdim. Açın Matta İncili’ni dedim. Okuyalım dedim. Bir öğrenciye sesli olarak okuttum. Orada İsa Peygamber’in şöyle söylediği naklediliyor: “Ben yeryüzüne Barış getirmek için gelmedim. Kılıç getirmek için geldim. Oğulu babadan, kızı anneden ayırmaya geldim”. Sevgi tanrısı İsa teziyle çelişen bu metni herkesin önünde okuyunca Alman öğrencinin canı sıkıldı biraz, ve dedi ki ‘ama bu metne oradaki bağlamı içinde bakmak lazım’. Ben de “aynen öyle, Kurân-ı Kerim’deki ayetleri de bağlamında anlamlandırmak gerekir” dedim.
Bizim yaşadığımız topraklara dönersek özellikle Ramazan ayında bunu çok görüyoruz. İletişim araçlarının bu kadar geliştiği, bilgiye erişimin bu kadar kolaylaştığı günümü insanları hala “sakız oruç bozar mı?” cinsinden sorular soruyor da, neden işin özüne hala gelemiyor?
Evet, çünkü çok sakız çiğniyoruz (gülüyor). Ne çiğniyor ya da neyle meşgulseniz akıl, kalp ve bedeninizle onu sorarsınız.
Harika demek ki sakız çiğnemeden öteye gidemiyor bazılarımız. Ya da sürekli bunlar öne sürülüp oyalandırılıyor, işin özünden uzaklaştırılıyoruz.
Cihat nedir? İslam adına “Allah-u ekber” nidaları ile yapılan öldürmeleri ve savaşları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Cihadın ne olduğu artık internette bile araştırılarak bulunabilecek bir şey.
Yani siz de bütün sorularıma bir şey dediniz. Karşınızda dersini iyi çalışmamış öğrenci gibi hissettirdiniz kendimi bana. Elbette internette bulunabilecek bir şey. İnternetteki her bilgiye güvenseydik bir bilene sormazdık. Gülüyoruz.
Estağfurullah.Yani soruyorsunuz diye söylemedim bunu. Yani cihadın İslam’da öncelikle insanlığın ve hakikatın hatırına yapılan her türlü gayret ve hizmeti ifade ettiği malumdur. Cihat savaş demek değildir. Ama bir savaş mazlumları ve mağdurları korumak için tek çareyse o savaş da “cihat” olarak tanımlanır. Siz bu röportajı insanlar bu derece hassas bir konuda bir şeyler öğrensin ve düşünsünler diye yapıyorsanız, bu da cihattır.
Önce kendim daha öğrenmek, anlamak, düşünmek istiyorum sonra da tüm öğrenmek, anlamak, düşünmek isteyenlere açık olsun istiyorum.
Konuyu çarpıtma niyeti olmayanlar için bu konu malumdur. Ama Ortadoğuda bir militan grup ya bir diktatör masum ve mazlumları katleden bir silahlı çatışmaya kalkışır ve buna da cihat derse, bu bir zamanların Amerikan devlet başkanının Afganistan’a Ortadoğu’ya savaş uçaklarını gönderirken “bu bizim new crusade yeni haçlı seferimiz”dir demesine benzer.
İslam savaş dini değildir. Buna karşılık ‘İslam barış dinidir’ demek de tek başına bir polemik içerir. Savaşan ve barış yapan insandır. Küllî bir din yani insanın hayatının bütününe cevap veren bir din barışa olduğu kadar savaşlara dair de söyleyeceği olan dindir. İslam insanları barışa teşvik eder ama eğer mazlumun mağdurun hakkını savunmanın başka hiç bir yolu yoksa İslam pasifist değildir.
Bugün youtube propagandasına kapılarak inanmamız istenen ‘İslam terörü’ iddiasının arkaplanı oldukça sofistike olup, Ortadoğu petrolü eksenli büyük bir savaş endüstrisine dayanır. Bunun detayına girersem bu röportaj bitmez.
Allahuekber nidasına gelince, hangi akl-ı selim inan, Allah’ın adının öldürme eylemine alet edilmesini normal görür ki. Ancak günümüzde olup bitenle ilgili örneğin Kuran “Haksız yere bir canı öldürmenin tüm insanlığı öldürmek gibi olduğunu, bir canı kurtarmanın insanlığı kurtarmış gibi olduğunu” açıkça beyan ettiğine göre…
Ortodoğu’da ve Afganistan’da insanların üzerine bomba yağdıran pilotların düğmeye bastıklarında hangi “nida” ile sevinç duyduklarını öğrenmemiz pek mümkün olmadığı için görsele aktarılan Allahuekber nidası bize seçiçi olarak sunuluyor. Ben Halep’te masum çocukların, kadınların üzerine kimyasal silah atan zalimlerin ve Gazze’ye fosfor bombası atarken düğmeye basan İsrailli askerin ne nidasıyla bağırdığını da gerçekten merak ediyorum. Çatışma bölgelerinde, çatışmanın dilinde dini öğeler bulunusa bile, arkasında çoğu kez politik, ekonomik gücü arzulayanları görüyoruz.
Eminim siz de çok karşılaşmışsınızdır. Batıda İslam denince özellikle en çok da kadınları korkutan fotoğraflar gözler önüne seriliyor.Tek tip bir müslüman kadın imgesi düşünülüyor. İslam adına kadın üzerinden yaratılan algı ve yorumları nasıl değerlendiriyorsunuz? Gerçekten müslüman erkeklerle kimse bu kadar uğraşmıyor da, neden müslüman kadınlarla neredeyse bütün dünya uğraşıyor? Ya acıyor, ya şiddet uyguluyor, ya yok sayıyor, ya yüceltiyor, ya kurtarmaya çalışıyor, ya.?
Batı’da İslam imajı başlı başına bir güncel problemdir. Avrupa Birliği ve AGİT tarafından da ele alınmakta. Avrupa’da ırkçı İslamofobi yükselişte. İlgili siyasi ve sivil toplum kuruluşları konuyla ilgili kaygı taşımaktalar. İslamofobik söylem ve eylemler, evet, kadın konusunu ağırlıklı olarak ileri sürmekteler. Örneğin,Varşova’da Avrupa Güvenlik İşbirliği teşkilatı “İnsani Boyut” toplantısında, İslamofobi’nin yani Ortadoğu’daki çatışmaları kullanarak gittikçe artan İslam düşmanlığının bizzat Avrupa’ya zarar vereceğini vurgulayarak, Avrupa’da müslüman kadınlar üzerinden medyada ve siyasette yapılan karalama ve nefret söylem ve eylemlerinin kınanmasını talep ettim. Gündeme alındı.
Kısaca şunu söyleyebilirim. Avrupa’da ve İslam dünyasında kadın meselesi sadece imaj değil aynı zamanda sosyal inşa meselesidir. Yani Müslüman toplumlarda bazı kesimlerin kültürel kalıplarını ve alışkanlıklarını din gibi göstererek erkek-egemen bir dünya sürdürme çabasından vazgeçmeleri ve Kurani çerçeveyi makul ve maruf ölçülerde anlamlandırmaları gerekir. Din ilimlerinin ve alimlerinin bundaki rol ve görevi hatırlanmalıdır. Ancak bu söylenirken, Müslümanların özeleştiri yapması istenirken, karşılarına çeşitli şekillerde çıkarılan ve aynı zamanda aşağılayıcı bir dile ve üslupla sürdürülen baskıcı ve yasakçı uygulamaların doğurduğu reaksiyonlara dikkat edilmeli bu reaksiyonlar fırsat bilinip tekrar bir İslam karşıtlığı sarmalına düşülmemelidir.
Ben de Avrupa’da katıldığım toplantıların hemen hemen hepsinde basmakalıp sorulara muhatap oluyorum. Tabii bana göre klişe, dünyadan bi haber hatta cahilce sorular ama. Onlar gayet ciddiler sorarken.
Mesela en çok baş örtüsü ile ilgli sorular geliyor. “İstanbul’da da böyle başın açık dolaşabiliyor musun yoksa burada mı açtın? Ben İstanbul’a gelmeyi düşünüyorum ama acaba kadın olarak tek başıma gezebilir miyim rahatça?
Eşini kendin mi seçtin yoksa ailenin seçtiği biri ile mi evlendin?” Yöneticiliğim sırasında “Sizde kadın yönetici var mı ki? Doğrusu bir kadın beklemiyorduk, sizi görünce şaşırdık… Şansın olsa Avrupa’da yaşamayı tercih edersin değil mi?” gibi bir sürü garip soru. Niye bu sorular? Çünkü ben Müslüman bir ülkeden gelen bir kadın olduğum için. Ve onların medyalarında her gün gördüğü ezilen, dayak yiyen, engellenen, kara çarşaflı, burkalı müslüman kadın hikayeleri ve fotoğraflarından farklı olduğum için.
Evet, bu yaygın bir örnek. Batı’da İslam algısı tek tipleştirici. Bir Müslüman kadın tanımı yapılıyor, bu kalıba girmen öngörülüyor.Kişisel tercihlerinle beraber Müslüman olabilme özgürlüğü tanımıyor ve en ilginci de bunun böyle olduğu bilmiyor, bilinmek de istenmiyor.
Neyyse. Her ne ise.
Bu kelime de ne güzel, terapütik.

Neyyse kelimesi olmasaydı ne derdik acaba?
Hadi Neyyse!
Sayın Şenay demek bloğumun adını beğeniyorsunuz.
Yani evet. Her yöne çekmeye müsait. Biraz da diplomatik sanki.(Gülüyor)
Sizce İslam coğrafyasının aymazı nedir?
Soruda ‘İslam coğrafyası’ ifadesi derinlerde ‘Batı-İslam karşılaştırması’ algısına dayanıyor. Acaba İslam coğrafyası diye homojen bir coğrafyadan bahsedebilir miyiz? Yani eğer ‘İslam dünyası’ deyince akla gelen coğrafyaları bir “din” ortak paydasıyla tanımlıyacaksak ve ardından da ‘aymazı’ ya da ‘çakmazı’nı buna göre konuşacaksak yanılıyor olma ihtimalimiz çok yüksek. O zaman ‘Hıristiyan coğrafyanın aymazı’ nedir diye de sormak gerekir. İslam coğrafyası denilen coprafyalar etnik ve dil olarak çok çeşitlilikler barındıran bir dünya ve bu dünyada siyasal ekonomik pek çok alanda olan bitenleri belirleyen temel faktör İslam değil. Bu önemli. Ama Müslümanların 20.y.y’da sömürgeciliğe teslim olurken, içe dönük olarak İslam’ın gelenekten kopmadan çağdaş dünyaya cevap olacak şekilde bir İslam yorum külliyatı geliştirememeleri- Türkiye kısmen istisnadır- Müslüman coğrafyanın “temel aymazı” denilebilir.
Aymazı diyorum çünkü, çünkü yüzyıllardır Batı’nın oyunu vs. ile açıklanmaya çalışılan sosyal, politik, ekonomik, kültürel, eğitsel hatta dinsel sorunlar karşısında neden bir türlü ayamaz ve hep oyuna gelir bu coğrafya. Bu bana biraz kendini oyuna gelen, basiretsiz, az gelişmiş, çaresiz ve zavallı görmek gibi geliyor da…
Evet ama sonuçta bir tarihi sonuçta tarihi unsurları ile… buranın gerisini notlarımızdan yazınızı okuyamadım. Buralarda yine bana çok çatıyorsunuz, biraz yumusatsanız. Benim de az da olsa bi kitlem var yani
Ancak, Müslüman coğrafyada olan bitende İslam’ı sorumlu tutmak bir siyasal söylemdir. Bu tıpkı kürsel ilişkilere gelince Batı’nın kendini nihayetinde Hıristiyan ve Greko-Romen bir dünya olarak tanımlamasına rağmen, Avrupa’nın ve Amerika’nın kendi iç yapısına yönelik düzenlemelerine bakıldığında belirleyici olanın Hıristiyanlık olmaması gibi. İslam coğrafyasının aymazı diye bir soru ancak Batı’nın aymazı neydi ya da nedir diye sorularak anlaşılabilir. 19. Ve 20.y.y ırkçı oryantalizminin “doğulu” anlayışına bakılırsa İslam dünyası bizzat İslam nedeniyle bu haldedir.
20. y.y.’da Avrupa’nın Ortadoğu ve Kuzey Afrika sömürgeciliğinin kalıcı olumsuz etkilerini, 1962’ye kadar Cezayir’den çekilmeyen Fransa’nın, 1969’a kadar İran Körfezi’nden çekilmeyen Britanya’nın, geride bıraktığı krizleri, Keşmir sorunun kimin hediyesi olduğunu, Taliban’ı zamanında kimin beslediğini, Lübnan’da Marûni Hıristiyan Falanjistlerin tahribatını, Filistin’de Stern Gang Yahudi terör örgütünden ya da Revizyonist Siyonist hareketten bugüne yerleşimci terörünün Gazze üzerindeki etkilerini konuşmadan İslam dünyasında “aymazlık” konuşmak adil ve ahlaklı olur mu? Bir başka ifadeyle nasıl olur da “İslam dünyası’nda her şey yanlış gitmiştir de, Avrupa’nın Birinci Dünya Savaşı’ndaki katliamlara -unutulur ki ölenlerin çoğu Müslümanlardı-, faşizmin ve komünizmin Avrupa’da doğup her şeyi altüst etmiş olmasına, İkinci Dünya Savaşı’nda yaklaşık 60 milyon insanın -Yahudi holokostu da dahil- katledilmiş olmasına, Avrupa sömürgeciliğinin anti-kolonyal hareketleri -mesela Vietnam ve Cezayir’de- vahşice bastırması gerçeğine rağmen, Batı’da “yanlış giden neydi?” diye ya da Batı’nın “aymazı” neydi diye sorulmaz? Ya da bugün Batı ülkelerinde senede 20 -30 cami ya da kültür derneğine saldırı hangi aymazın ürünüdür diye sormak gerekir. Ortadoğu’da ne oldu sorusu Batı Ortadoğu’da ne yapıyor sorusu ile ilişkilidir.
Aslında butun röportaj içinde daha önce bir yerlerde bu kadar net söylenmemiş bir söz, cümle tarz olsun istiyorum, bülentce bir cümle söz…sizce taömam mı?
Neyyse’de bir de konferans bölümü mü açsam? Bülent Şenay haklı. Bir konferansa, seminere bile sığmayacak konular, sorular. Özet de olsa bağlamından kopmadan meseleyi anlamak ve profesörün araştırmalarını, bilmini, zihnini, gönlünü sizinle paylaşmak istedim. Fena mı yaptım?
semra güzel korver
fotoğraf: nagehan ceylanlar
